“Kral makinecilere...”
Makineciler, overlokçular, remayözcüler, ortacılar, ara ütücüler, son ütücüler… Hayatın kıyısına kurulmuş küçük bir dünyadır konfeksiyon atölyeleri… Her pedala basışta kükreyen, sonra kükremeleri birbirine karışan aslanlara benzer dikiş makineleri… Alabildiğine uzanan ormanlardan koparılıp kafese tıkılmış aslanların kükremelerine benzer sesleri… Onun için bir kükreme gibi duyulsa da bir feryattır aslında… Onun için en çok arabesk dinlenir, makine gürültülerine baskın çıksın diye sesi sonuna kadar açılan ve kumaş tozlarına bulanmış, kaset kapağı kırık eski teyplerden… Biraz gözyaşı, biraz isyan ama inadına dik duruş, inadına haysiyet, inadına onur, inadına aşk… Aşk… O kıza nasıl açılmalı, nasıl söylemeli, ne zaman söylemeli, nerede söylemeli, ne söylemeli?.. Bir mektupla mı, bir şiirle mi, bir şarkıyla mı?.. “Birgün mutlaka”ların tesellisine sarılarak, her şeye rağmen kara sevda…
Genç ve bekâr olanların ayrı, evli ve yorgun olanların ayrı hülyaları gezinir makinelerin, overlokların; hep oflayıp puflar gibi burnundan soluyan ütülerden yükselen buharların arasında…
Genç ve bekâr olanların ayrı, evli ve yorgun olanların ayrı hülyaları gezinir makinelerin, overlokların; hep oflayıp puflar gibi burnundan soluyan ütülerden yükselen buharların arasında…


