Analiz / Sürur Öztürk“Devlet, kendisine silah çekenlere, onların taleb ettikleri hakları verecekse, her zaman devletin yanında yer almış olan vatandaşlara haksızlık etmiş olmaz mı? Yani, hak elde edebilmek için, biz de mi devlete silah çekseydik?...”
Bu mantıkla düşünürsek, adına “Kürt açılımı” denen projeye tepki göstermek son derece normal ve haklı bir tepki olur. Fakat, “Kürt meselesi”nin uluslar arası arenadaki anlamı bu değil.
Olup biteni isabetli bir şekilde analiz edebilmek için, dünyaya yön veren büyük devletlerin stratejilerini, Kürtleri kullanarak ne yapmak istediklerini tesbit etmek gerekir. Şöyle ki;
Avrupa, İran ve Irak’la birlikte bütün Kürtleri yanına çekerek, su ve enerji kaynaklarına sahip olma politikasını yürütüyordu.
Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile mücadele edebilmesi için de, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne (AB) alması gerekiyordu. Fakat, Türkiye mevcut büyüklüğü ile AB’ye üye olursa, sanayiye dayalı ekonomisi, genç ve kalabalık nüfusu ve güçlü ordusuyla, AB’nin liderliğini ele geçirebilirdi. Nitekim, Avrupa’da Almanya’dan sonra en fazla nüfusa sahip olan Türkiye, AB’ye üye olması hâlinde, Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’dan sonra en fazla sandalyeye sahip ülke olurdu. Bu da, AB’nin alacağı bütün siyasî kararlarda ağırlıklı olarak söz sahibi olması demekti. Bu, Osmanlı’dan beri Türk korkusu taşıyan ve bu korkuyu hâlâ içinden atamamış olan Avrupa için büyük bir tehlikeydi…
Bu sebeple, Türkiye’nin küçültülmesi gerekiyordu. Türkiye’nin küçültülmesi için de, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde profesyonel provokasyonlarla ayrılıkçı hareketler teşvik edildi, “vatansever” maskesi taktırılan bazı güç odaklarının da işbirliğiyle, terör tırmandırıldı. Devlet nezdinde de, bölgeye yönelik baskıcı politikalar uygulanması sağlanarak, bölge halkı devletle karşı karşıya getirildi. Bu hâliyle Türkiye, bölünmeye hazırdı… Kürtlerse, Avrupa’nın kendilerinin demokratik haklarını savunduğunu zannedip, kullanıldıklarının farkına bile varmıyorlardı…(Peki, madem AB’nin amacı Türkiye’yi bölerek içine almaktı, o halde Türkiye neden AB’ye üye olmaya çalışıyordu? Çünkü Türkiye, AB’ye bölünmeden girmenin planlarını yapıyordu. Bu da, AB’yi ele geçirmekten başka bir şey değildi…)
AB politikası sebebiyle işlerin kendisi açısından ters gittiğini düşünen ABD, 90’lı yıllardan itibaren Irak’ı ele geçirmeye başladı. Önce 1. Körfez Harekâtı, sonra da Irak’ın fiilen işgali geldi… Yüzbinlerce Müslüman Iraklının kanı pahasına da olsa, Irak ve dolayısıyla enerji kaynakları artık ABD’nin olmuş, AB büyük ölçüde etkisiz hâle getirilmişti. Kürtlere de Irak’ın kuzeyinde bölgesel bir yönetim verilerek, Avrupa’dan uzaklaşıp Amerika’ya yakınlaşmaları sağlanmıştı. Saddam’ın nükleer silahlarının koca bir yalan ve komik bir bahane olduğunu, esasında bütün dünya pekâlâ biliyordu. ABD’nin niyetinin Irak’a demokrasi götürmek olmadığını da…
Bu arada, “karikatür krizi” gibi ABD kaynaklı provokasyonlarla, İran’ın AB ile arasının açılması sağlanmış, yan yana gelerek güçbirliği yapmaları da engellenmişti. (Tıpkı, yine ABD marifetiyle Çin’de Türklerin öldürülmesi sağlanarak, Türkiye ile Çin’in ABD’ye karşı işbirliği yapmasının engellendiği gibi…)
Sıra, Kürtlerin kontrolünün AB’nin elinden alınmasına gelmişti. Bu sebeple ABD, gerek Kuzey Irak’taki Kürtlerle, gerek Türkiye’deki Kürtlerle ve gerekse Avrupa ülkelerinde Kürtlerin temsilcisi gibi görünen terör örgütü PKK ile çatışmamaya özen gösterdi.
Türkiye ile ABD’nin ortaklaşa bir askerî harekâtıyla, çok değil, 3-5 gün içinde PKK yok edilebilirdi; ama bu, gerek Türkiye’de, gerek Irak’ta PKK’ya sempatiyle bakan Kürtlerin ABD’ye cephe almasına ve dünyadaki Kürt nüfusun AB’nin kontrolüne girmesine sebep olabilirdi. Bu sebeple, askerî operasyon yerine, siyasî yöntemler uygulandı.
ABD, PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın uyguladığı politikalardan memnun kalmamış olacak ki, onu yakalayıp Türkiye’ye gönderdi. Onun yerine de, kendisinin kontrol edebileceği liderleri yerleştirdi. Fakat, Öcalan hâlâ PKK’nin lideri olarak algılandığı için, bütünüyle de ortadan kaldırmadı; yani, asılmasına izin vermedi. Asılmış olsaydı, Avrupa yeni bir lider çıkarıp, PKK’nın kontrolünü ele geçirebilirdi.
Öcalan bugün Türkiye’de, İmralı’da bir “askerî cezaevi”nde. Anlaşılan o ki, Öcalan Türkiye’de olduğu müddetçe, AB’nin PKK’nın kontrolünü ele geçirmesi engellenmiş, Kürtler üzerinden oynanan satranç oyununda inisiyatif Türkiye’nin elinde kalmış olacak…
Bu genel tablo içinde “Kürt açılımı”nın, Kürtleri Avrupa’nın kontrolünden çıkarıp, “ABD’nin müttefiki olan Türkiye”nin kontrolüne alma hamlesi olduğu anlaşılıyor.
Türkiye, “Kürt açılımı” ile, Avrupa’ya şu mesajı vermiş oluyor: “Elinizi Güneydoğu’dan ve Kürtlerin üzerinden çekin. Bundan sonra, Türkiye’deki, Irak’taki ve diğer ülkelerdeki Kürtler benden sorulur… Bundan sonra bütün Kürtler, vatan olarak sadece Türkiye’yi göreceklerdir…”
Kürtler, baskı gördükleri ve demokratik hakları ellerinden alındığı gerekçesiyle AB tarafından yönlendiriliyor ve kontrol ediliyor, AB’ye de sıcak bakıyorlardı. Şimdi Türkiye, AB’nin “Kürtlere baskı yapılıyor, insan hakları ihlal ediliyor, demokratik hakları ellerinden alınıyor” şeklindeki propagandasını geçersiz kılmak için, Kürtlerin tamamını Türkiye’ye bağlayacak birtakım hamleler yapıyor. (‘Tamamını’ diyorum, çünkü esasında Kürtlerin çok büyük bir kısmı zaten Türkiye’ye bağlıdır ve en az Türkler kadar vatanseverdirler.)
TRT 6’dan Kürtçe yayın yapılması, özel televizyonlarda Kürtçe yayının serbest bırakılması, üniversitelerde Kürtçe’nin seçmeli ders olması gibi strateji değişiklikleri, AB’yi devre dışı bırakmayı hedefleyen hamleler… (Üstelik Türkiye, TRT ile sadece Kürtçe değil, yakında Farsça ve Arapça yayınlara da başlayacak. Böylece, dünyadaki nüfuz alanlarını olabildiğince genişletmiş olacak…)
Özetle, meselenin esası, ABD ile AB’nin enerji kaynaklarını kontrol altına alma savaşından başka bir şey değil. Yukarıda filler tepişiyor ama olan Türkiye’ye oluyordu. Türkiye şimdi, kendi üzerinde oynanan bu kanlı oyuna bir son vermek, ipleri - kısmen de olsa- eline geçirmek istiyor. Bunu başaracağı da anlaşılıyor; zira Türkiye bu konuda hem ABD ile hem de Rusya ile mutabakata varmış durumda. Tabii, Türk Silahlı Kuvvetleri de bu ittifakın içinde…
Peki, madem öyle, neden hâlâ askerlerimiz şehit ediliyor?
Bu genel analize göre, askerlerimize yönelik saldırıların, PKK’nın AB kanadı tarafından düzenlendiği (daha doğrusu, PKK içindeki bazı istihbarat servislerinin profesyonel elemanları tarafından planlanıp uygulandığı) anlaşılıyor. Çünkü, askerlerimiz şehit oldukça, halk şöyle düşünecektir:
“Onlar kendilerine bu kadar hak verilmesine rağmen hâlâ evlâtlarımızı şehit ediyorlarsa, lânet olsun böyle açılıma! Biz açılım maçılım istemiyoruz!..”
İşte, şu günlerde askerlerimize karşı yapılan ve önümüzdeki günlerde de devam etmesi kuvvetle muhtemel olan saldırıların siyasî hedefi de zaten bu. Yani, halkı “Kürt açılımı”na karşı tepki göstermeye teşvik edip, AB’nin terörü tırmandırma ve Türkiye’yi bölme planlarına devam etmesini sağlamak…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Terör bizi yolumuzdan döndüremeyecek” demesinin sebebi de bu. Yani Başbakan, AB’ye şu mesajı vermiş oluyor: “Ben sizin stratejinizin ne olduğunu biliyorum. Hiç boşuna uğraşmayın, ben Güneydoğu’yu size bırakmayacağım…”MHP, “Kürt açılımı bir ABD projesidir” diyerek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin açık desteğine rağmen, açılıma şiddetle karşı çıkıyor. Bana göre, ABD’nin, Türkiye’nin “Kürt açılımı”ndan memnun olduğu ve desteklediği inkâr edilemez. Burada mesele, hangi projenin Türkiye’nin menfaatine olduğuna karar vermek.
MHP eğer, “Kürt açılımı”nın bir ABD projesi olduğunu düşünüyor ve sırf bu yüzden bu stratejiye karşı çıkıyorsa, “Kürt açılımı”nı engellemenin de bir İngiltere stratejisi olduğunu açıklayıp, İngiltere’nin politikalarına destek vermenin kabul edilebilir bir açıklamasını yapmalıdır. Bunu da yapmıyorsa, terörü bitirme konusunda kendi çözüm teklifini kamuoyuna açıklamalıdır.Birbirimizi boşu boşuna “ABD uşağı”, “AB uşağı”, “hain” gibi hakaretlerle yaftalamayalım. Çünkü, görüldüğü üzere, mesele sadece bir Kürt meselesi değil, uluslar arası strateji savaşları…
Yabancı ülkelerin hiçbirisi, Türkiye’nin kara kaşına kara gözüne hayran değildir. Onlar için en önemli değer “menfaat”tir. Türkiye de menfaati neyi gerektiriyorsa o kararı verecektir. (Ve aslında devlet, kararını çoktan vermiş durumda…)
Benim, bu sürecin sonucuna dair öngörüm şu: Önümüzdeki günlerde, halkı “Kürt açılımı”na karşı çıkmaya yönlendirmek için şiddetli provokasyonlar olabilir, askerlerimiz şehit edilebilir. Fakat, bu provokasyonlar amacına ulaşamayacak ve çok uzun sayılmayacak bir süre sonra, terörün kökü kazınacaktır.
CHP de, bir süre daha bu sürece karşı çıkıyormuş gibi davrandıktan sonra, nihaî aşamada “Kürt açılımı”na destek verecektir. Çünkü CHP, nihaî olarak, AB’yi üs olarak kullanan küreselleşme karşıtı blokta yer almaktadır…
Türkiye, ekonomik bir sıçramayla eşzamanlı olarak, Ortadoğu ve Balkanlar’da nüfuz alanını genişletecektir. “Ermenistan açılımı” da zaten, Türkiye’nin Balkanlara yönelişinin önündeki engeli kaldırmak için geliştirilmiş bir strateji…
Zaten, Türkiye’nin “Ermenistan açılımı”ndan en fazla rahatsız olanlar da, “Ermeni diasporası” dediğimiz, Avrupa’daki Ermeni lobileri… “Ermenistan açılımı” eğer Ermenilere verilmiş bir tavizse, o halde Ermeniler neden bu kadar rahatsız oldular ve paniğe kapıldılar dersiniz?...
Bir not daha: Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Ermeni diasporasını çok rahatsız eden bir gazeteciydi. Avrupa’da yaptığı konuşmalar en fazla Ermenileri rahatsız ediyordu. Acaba onu hangi devlet, neden öldürttü dersiniz?...
Birbirimizle kavga etmek ve birbirimizi “hain” ilân etmek yerine, perdeyi aralayıp, olup bitenin arka planını görmeye çalışmak daha akıllıca olmaz mı? Kafasını çalıştıran kazanır, kavga eden ise tuzağa düşer ve kaybeder… Türkiye’de büyük bir kitle, durduğu yerin, durmak istediği yer olmadığının farkında değil…
Bu sürecin sonunda, “Kürt açılımı”na karşı çıkanlar, en başta şehit ailelerine karşı mahcub olacaklar. Çünkü, birtakım ağır bedelleri de olsa, PKK da terör de bitecek…