7 Ağustos 2009 Cuma

“Işık”tan rahatsız olmak bir “aydın”a yakışmıyor -1

Sürur Öztürk

Kabiliyetini takdir etme makamında değilim ama, şahsî kanaatim şu ki, İnan Soyer kabiliyetli bir gazeteci. AK Parti Yozgat İl Teşkilatı’nı feshedilmeye götüren süreçte, Yozgat Haber gazetesindeki köşesinde zaman zaman meslektaşlarına haber atlattığına şahit olduk. “Yozgat’ta, yazısındaki üslûptan kime ait olduğunu anlayabileceğin bir yazar ismi söyleyebilir misin?” deseler, hiç düşünmeden İnan Soyer derim. “Yozgat basınında Türkçe’yi en doğru kullanan yazar kimdir?” diye sorulacak olsa, cevabım yine İnan Soyer olur.

Tabiî, onun üslûp sahibi oluşunun kendisi açısından kötü bir tarafı da var. Ona ait olduğu anlaşılan bu belirgin üslûp, kendisini ele veriyor. Yüzde 95 ihtimalle, Gökhan Doğan’ın yazılarını İnan Soyer yazıyor olmalı. Eğer Gökhan Doğan, dokunulmazlığı olan imtiyazlı bir intihalci değilse, o yazıları yazsa yazsa İnan Soyer yazabilir. Sık kullandığı kelimeler, ifade kalıpları, anlatım üslûbu, zaman zaman yüklemsiz biten cümleler vs… Son yazılarında kendisini bütünüyle ele veren belirginlikte ipuçları bırakınca, Gökhan Doğan’ın yazılarını İnan Soyer’in yazdığından emin oldum. Belki oralarda bunu herkes biliyordur ve bu sebeple bana “Günaydın” deyip gülenler çıkacaktır; ama benim uzaktan farketmem biraz zaman aldı işte…

Esasında, Doğan’ın yazılarını Soyer’in yazıyor olmasında garipsenecek bir taraf da yok. Bu tür yöntemler, gazeteciliğin tabiî temayüllerinden birisi. Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru da, Taha Kıvanç ismiyle kulis yazıları yazıyor meselâ. Herkes Taha Kıvanç’ın Fehmi Koru olduğunu biliyor; ama bu Taha Kıvanç’ın yazılarına olan ilgiyi azaltmıyor. Ama o en azından, Taha Kıvanç ismini kullanırken, kendi gençlik fotoğraflarından birisini gölgelendirilmiş ve siyah beyaz olarak kullanıyor. İnan Soyer ise, doğrudan Gökhan Doğan’ın fotoğrafını kullanıyor… Yine de, pek çok yazarın “acaba bu gün ne yazsam?” diye kara kara düşündüğü bir ortamda, her gün 2 köşe yazısı yazma başarısı gösterdiği için kendisini tebrik etmek gerekir…

Şiir yazar mı, yayınlanmış şiirleri var mıdır, bilmiyorum; fakat, şiir gibi cümleleri kaleme alabildiğine göre, pekalâ çok güzel şiirler de yazabileceğini tahmin ediyorum. Hayli çalkantılı geçtiğini tahmin ettiğim hayatının, onda mısralara dökülecek zenginlikte izler bırakmış olabileceğini düşünüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, bir yazısında, şiddet görüntüleri karşısında ne kadar müteessir olduğunu da ifade etmişti.

Olayların “perde arkası”na olan ilgisinden, iz sürme ve şifre çözme merakından hareketle de, onun çok başarılı bir senarist olabileceğini, çok sürükleyici senaryolar yazabileceğini düşünüyorum. Körpe çocukların bilinçaltına kazınmış Batılı sinema kahramanlarının karizmasını çizebilecek nitelikte bir Yozgat kahramanı üretmek onun için zor olmasa gerek. Üstelik, Yozgat’ı da iyi tanıyor, eskilerinden ne de olsa. Filmin aksiyon sahneleri için en uygun mekânlar neresidir, meselâ gece karanlığında bir kovalamaca sahnesi en iyi hangi sokaklarda, hangi mekânlarda çekilir, çok iyi bilir sanırım. Filmin başrol oyuncuları ünlü isimlerden seçilir ama figüranlar yerli olabilir. Lise Caddesi’nde artistlik yapan bu kadar delikanlı olduğuna göre, figüran sıkıntısı çekileceğini sanmıyorum. Hatta, Tol Çarşı’daki artistlerden de istifade edilebilir… Aklımdan geçmedi değil; mekânı Yozgat olan bir polisiye roman yazacak olsa, çok satılacağından şüphem yok.

Ne var ki, iş gerçek hayata ve siyasete gelince, kabiliyetleri birtakım önyargılara ve takıntılara çarparak zedeleniyor bence. Millîliğe bu kadar vurgu yapan bir yazarın, “Amerikan neo-con takımıyla İsrail aşırı sağının Türkiye’deki uzantısı olan” ulusalcılığı kendisine ideoloji olarak seçmiş olmasını anlayabilmiş değilim. Zira, “ulusalcılık”, milliyetçilikten de, ülkücülükten de, vatanseverlikten de farklı, onların motiflerini taşımakla birlikte, hepsinden de büyük ölçüde ayrışan; ırkçılık ateşinde kızartılıp, gizlice Şamanizm suyuna batırılmış, “Kızıl Elma Koalisyonu” gibi tuhaf ve karanlık evrelerden geçirilmiş, yuvarlanıp yuvarlanıp Ergenekon’un içine düşmüş, şimdilerde de tasfiye sürecini yaşayan, işi bittiği için de çöpe atılan, yerli görünümlü ithal bir kavram… “Doğan görünümlü Şahin”ler kadar da komik duruyor artık…

“Çılgın Türkler” yüceltmesiyle gaza getirilen ve toplumun çeşitli kesimlerinden harmanlanmış bir kitle, çılgınlığın aslında hiç de övünülecek bir hâl olmadığını; kendilerinin de “Sarıkız” ve “Ayışığı” kod adlı darbe planlarını gerçekleştirmek isteyenler tarafından birer figüran olarak kullanıldıklarını farkedip, akıllarını başlarına alırlar mı bilemem. Fakat ben, Sayın Soyer’in bu karanlık ve karmaşık oluşumlar hakkında sempati ifade etmesini bile, taşıdığı kabiliyetlerle yan yana getiremiyorum.

Nerelerden beslendikleri her geçen gün daha da açığa çıkan karanlık grupların Fethullah Gülen takıntısını, arka planını bildiğim için anlıyorum da, bu takıntının Yozgatlı bir gazeteciye sirayet etmiş olmasını kabullenemiyorum. “F Tipi yapılanma” gibi, “İttihat ve Terakki” kalıntılarının üretip Cumhuriyet gazetesi üzerinden piyasaya sürdükleri tâbirler ve buna benzer birtakım “psikolojik harekât” terimleri, Sayın Soyer’in tahlil kabiliyetine de, güzel Türkçesine de hiç yakışmıyor.

Bu yazıyı, Sayın Soyer’in “Fethullahçı mı yetiştireceksiniz Sayın Gamsız?..” başlıklı yazısını okuyunca yazma ihtiyacı duymuştum. Aslında, yazacaklarım bunlar değildi; ama bu gün daha fazla uzatmayacağım, yarın devam edeceğim…